Logo
LİNÇ - Sincan Ağır Ceza Reisinin Yaşadıkları
    Korkmuyorum!

    İktidar da, iktidarın kuklası olmuş medya da, yargıçlar da, bürokratlar da; neyin ne olduğunu araştırma gereği duymadan hemen kaleme sarılan ve hiçbir ahlak ölçüsü bulunmayan sözde yazarlar da, bunu iyi bilsin! Tarihin her döneminde zalimler oldu; ama unutmasınlar, tarihin her döneminde zalime karşı duran cesur, bağımsız, ahlaklı adamlar da oldu.

   Bu kitapta, verdiği tüm kararlarda hukuktan ve adaletten hiç ayrılmamış bir Türk Yargıcı’nın, iktidar, iktidarın kuklası olmuş görevliler ve iktidarın kuklası olmuş medya tarafından nasıl “Linç” edilmeye çalışıldığını; asılsız, dayanaksız, ahlaksız tüm iddialara rağmen “Gerçekte ne olduğunu ve gerçeğin ne olduğunu” okuyacaksınız.

   Buradayım ve dimdik duruyorum. Ancak burada artık, hukuktan, adaletten, demokrasiden söz etmenin ne önemi var? Bu ülkede demokrasi olduğunu söylemek, körleşmenin, cehaletin, ahmaklığın ne derece kök saldığını ispatlamaktan başka bir şey ifade etmemektedir.

   Klişeleri bir kenara bırakmanın, kendimizi kandırmaya son vermenin zamanı gelmedi mi? Türkiye Cumhuriyeti, demokratik bir ülke değildir; Türkiye’de bulunduğu ifade edilen demokrasi, “gerçek demokrasi” değildir! Artık bunu apaçık ifade etmemizin, hiç değilse, kendimize ifade etmemizin zamanı gelmedi mi?

   Herkes bilir: demokrasinin en basit kuralı güçler ayrılığıdır. En basit demokraside dahi yasama, yürütme ve yargı, birbiri üzerinde tahakküm kuramayan, birbirini tamamlayan ve eşit, bağımsız güçler olarak varlıklarını korumalıdır. Bu ülkede çok uzun zamandır “Yasama” ve “Yürütme” ayrı güçler olmaktan çıkmıştı; milletin, milletvekili olarak seçtiği ve yasama görevini yapması için yetkilendirdiği kişiler aynı zamanda yürütmede de yer alarak ve seçilme amaçları dışına çıkarak ülkenin otokrasiye, monarşiye dönmesinin yolunu açtılar.

   Bu ülkede, çok kesin bir gerçek açıkça ifade edilmeli: Türkiye Cumhuriyeti’nde “Yasama” ve “Yürütme” ayrı güçler değil, Recep Tayyip Erdoğan’ın tek başına oluşturduğu ve tek başına yönettiği güçlerdir. Geldiğimiz dönem itibarıyla “Yargı” da ayrı bir güç olmaktan çıkmış, tamamen iktidarın ve iktidarı yöneten cemaatin emri altına girmiştir.

   Yalnızca “Yargı” mı? Üniversiteler, sivil toplum, medya, yazarlar, çizerler, aydınlar deyim yerindeyse bir “Kuşatma” altına alınmıştır. Geldiğimiz nokta budur, açık olan, gerçek olan budur; bunu görmemek ve bu ülkede hâlâ demokrasi olduğunu, hukuk olduğunu söylemek körleşme, cehalet ve ahmaklık değil de nedir?

   Yine, geldiğimiz nokta itibarıyla günümüz Türkiye’sinde “Yargı”, muhalif olanları etkisizleştirmenin aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu etkisizleştirme operasyonu, önce yargı içinde başlamış, iktidarın baskılarından etkilenmeyen Hâkim ve Savcılar, soruşturmalar, davalar, sürgünler ve medya aracılığıyla itibarsızlaştırma yöntemleriyle, saf dışı bırakılmaya çalışılmıştır.

   “12 Eylül’le hesaplaşacağız paravanı” kullanılarak yapılan Anayasa değişikliği kabul edildikten sonra bu operasyon büyük ölçüde başarılmış, yeni oluşturulan HSYK, Danıştay, Yargıtay ve yeni oluşturulan yapıyla Türk Yargıç ve Savcılarının bağımsızlıkları ellerinden alınmış, iktidarın aleyhine kararlar verilmesi olanaksız hale getirilmiştir.

   Sincan Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na atandığım dönemden beri yaşadığım tüm olaylar, ifade ettiklerimin en kesin ve canlı kanıtı olduğu için, hiçbir şeyi gizlemeden yaşadıklarımı gün gün, isim isim, cümle cümle apaçık anlatarak Türk kamuoyuyla paylaşmayı seçtim. Bu seçimim elbette iktidarın ve onun kuklası olmuş medyanın, bürokratların, yargıçların hoşuna gitmeyecek, ama gerçeği ne kadar, nereye kadar gizleyebilirsiniz? Ben bir Türk Yargıcıyım. Adaletsizliğin bir ülkede nasıl derin yaralar açacağını benden daha iyi kimse öngöremez. Yargıyı ele geçirerek, çifte standartlar yaratan, kişiye özel yasalar, kişiye özel mahkeme kararları çıkartanlar, unutmamalı ki, başına geçtikleri bu toplumun ve başına geçtikleri bu devletin yaşamasını istiyorlarsa, adaletsizlik yaratan tüm uygulamaları bir an önce kaldırmalıdırlar. Adaletsizliğin çoğaldığı bir devletin ve toplumun geleceği yoktur.

   Ben, meslek hayatım boyunca adaleti sağlamaya, adalete olan inancı korumaya ve hukuk önünde herkesin eşit olduğu ilkesine inanarak çalıştım; verdiğim tüm kararları, bu inancın gücü ve etkisi altında; kimseden emir almadan, kimseden korkmadan, kimseyi kayırmadan verdim.

   Ve bunun bedelini fazlasıyla ödedim, ödüyorum İktidar, benim üzerimden Türkiye’deki tüm Hâkim ve Savcılara mesaj vererek, yargı camiasında bir korku imparatorluğu kurmuştur. Yaşadığım bu süreçte, en kadim dostlarımın bile aramaya çekindiği zamanlarda bir an bile yanımdan ayrılmayan, desteğini esirgemeyen meslektaşım Hâkim Remzi Özdemir’e; hukuk mücadelemde kurumsal desteğini sürekli yanımda hissettiğim YARSAV camiasına; YARSAV Eski Başkanları Ömer Faruk Eminağaoğlu ve Emine Ülker Tarhan’a; her türlü tehlikeyi göze alarak savunmamı üstlenen Avukat Baykal Doğan ile Avukat İrem Ağaoğlu Baysal’a; kitabımın yazımı sırasında editörlük desteğiyle yanımda bulunan arkadaşım Gazeteci-Yazar Hüseyin Özalp’e ve Sincan Ağır Ceza Mahkemesi Reisi olarak çalıştığım zorlu dönemi benimle paylaşan mesai arkadaşlarıma teşekkür ederim.

   Korkmuyorum! Bu kitap beni korkutamadıklarını, sindiremediklerini; korkutamayacaklarını ve sindiremeyeceklerini bir kez daha ortaya koyacaktır. Adaletin güçlüye göre işlediği, zayıfı korumadığı ülkemizde, artık demokrasiden, temel hak ve özgürlüklerden söz etmek olanaklı değildir.

   Demokrasinin ve özgürlüklerin yok edildiği, Laik Cumhuriyetin her geçen gün aşındırıldığı bu dönemde, ülkemin tüm insanlarını düşünmeye, tartışmaya, sorgulamaya; dogmaların, manipülasyonun, gazete ve televizyonların kendilerini kandırmasına artık dur demeye çağırıyorum.

OSMAN KAÇMAZ